bu yaşa geldim içimde bir çocuk hala 
sevgiler bekliyor sürekli senden 
insanın bir yarısı nedense hep eksik 
ve o eksiği tamamlayayım derken 
var olan aşınıyor zamanla 
anamın bıraktığı yerden sarıl bana 
anılarım kar topluyor inceden 
bir yaşam gibi geçmişin üstüne 
ama yine de bir unutuş değil bu 
sızlatıyor sensizliği tersine 
senin kim olduğunu bile bilmezken 
sevgiden caydığım yerde darıl bana

 

metin altıok.

Becoming A Jackal / “Long Way From Home”, Istanbul Acoustic Sessions (x)

A portrait of Nicolai Rimsky-Korsakov, painted by Ilya Repin, 1893.

A portrait of Nicolai Rimsky-Korsakov, painted by Ilya Repin, 1893.

John Lennon & George Harrison at Stuart Sutcliffe’s painting room after his death, photographed by Astrid Kirchherr, Hamburg, April 1962.

"When you see John’s little face, it’s so sad," Kirchherr says, a catch in her throat even now. "He looks so lost sitting there, and there’s this 18-year-old boy standing behind him looking so strong. I always get the feeling George is saying, ‘Don’t worry John, I’ll be there with you’."

John Lennon & George Harrison at Stuart Sutcliffe’s painting room after his death, photographed by Astrid Kirchherr, Hamburg, April 1962.

"When you see John’s little face, it’s so sad," Kirchherr says, a catch in her throat even now. "He looks so lost sitting there, and there’s this 18-year-old boy standing behind him looking so strong. I always get the feeling George is saying, ‘Don’t worry John, I’ll be there with you’."

Büyükada, 1955. “Dondurma ile mısırın art arda yenmesinin yasak olduğu günler.”

Büyükada, 1955. “Dondurma ile mısırın art arda yenmesinin yasak olduğu günler.”

Denizkızı Eftelya, 1933.

Denizkızı Eftelya, 1933.

Biz birbirimize yazılar yazarız bazen Mehmet’le. On beş yaşında mektup yazan çocukları hatırlayarak. Şöyle düşünelim: Bu bir gündüz rüyası sahnesi ve rüyanın içinde gezerek geçmişe doğru yol alıyoruz. İki şehri kapsayan ve Akdeniz’i yukarıdan gören bir rüya bu. Ve iki ülkedeki iki edilgen noktayı. Yazarken okuduğum veya sizin okurken gördüğünüz bu cümleler bizi Nazareth’deki bir okulun kütüphanesine götürüyor. Türkçe’ye ve bekleyişe dair her şey elimde tuttuğum kağıtlarda asılı. Çok ama çok kötü bir yazı. O kadar okunaksız yazılmış ki neredeyse İbranice’yi elimdeki yazıdan daha önce sökeceğim. Kocaman rafların ve kitap yığınlarının arasında tekrar tekrar okuyorum kağıtlarda yazanları. Utanmadan cevap da veriyorum. Okumayı yazmayı öğrendiğimden beri belki de yazdığım ilk gerçek yazılar bunlar. Kendimi anlatırken kendimden bir şeyler kattığım ilk yazılar. İlk kez ben’i anlattığım. Güzel cümleler kuruyorum, güzel cümleler kurabildiğimi görüyorum. Görüyorum, keza bu bir rüya. Rüyada geçmişe döndüğünüzde asıl soru şudur: Rüyayı yukarıdan gezinerek izleyen kişi şu anki haliniz mi yoksa rüyada gördüğünüz haliniz midir?  Yazıda da böyledir bu. Kendini izlerken geçmişi izlemek, geçmişi izlerken kendini izlemek; ama her şeyden önemlisi geçmişinle kendinin birbirlerini izlemelerini izlemek. Tam olarak böyle değil belki, ama böyle. Rüya ile gerçek arasındaki ayrımsızlık gibi. Bu ayrımsızlık yaklaşık on beş yıldır sürüyor. Mehmetler’in salonunda yerde oturarak dinlediğimiz “Division Bell” kasedinin ilk dönüşünden beri. Öylesine garip bir sahnedeyiz ki şu an, havadan değil de, halı dokusunun içinden görüyoruz her şeyi .

 Şiirlerimi ve yazılarımı okuyan az sayıdaki okuyucu bilir, ben şu ana kadar kendim         hakkında olmayan neredeyse hiçbir şey yazmadım; ve ben bilirim, gerçektir bu yazdıklarım, en azından benim için. Benim rüyalarım olduklarına göre, belki de sadece benim için. Kendimi anlattığım mektupların ilkini on beş yaşında yazdım, bugün hala o mektuplar dışında bir şey yazabiliyor değilim. Bu ise belki değersiz belki değerli, ama çok özel bir mektup. Bir teşekkür belki, ama her şeyden önce bir kutlama mektubu. 20 Mart tarihli.


 Yaşlanmak için aslında çok da bir neden yok. Çünkü ben ne zaman bir gündüz  rüyasında, kütüphanede kitapların arasında bir iskemleye oturmuş Mehmet’ten gelen mektupları okuyan çocuğu görsem, o çocuğu izleyen çocuk olurum.

Biz birbirimize yazılar yazarız bazen Mehmet’le. On beş yaşında mektup yazan çocukları hatırlayarak. Şöyle düşünelim: Bu bir gündüz rüyası sahnesi ve rüyanın içinde gezerek geçmişe doğru yol alıyoruz. İki şehri kapsayan ve Akdeniz’i yukarıdan gören bir rüya bu. Ve iki ülkedeki iki edilgen noktayı. Yazarken okuduğum veya sizin okurken gördüğünüz bu cümleler bizi Nazareth’deki bir okulun kütüphanesine götürüyor. Türkçe’ye ve bekleyişe dair her şey elimde tuttuğum kağıtlarda asılı. Çok ama çok kötü bir yazı. O kadar okunaksız yazılmış ki neredeyse İbranice’yi elimdeki yazıdan daha önce sökeceğim. Kocaman rafların ve kitap yığınlarının arasında tekrar tekrar okuyorum kağıtlarda yazanları. Utanmadan cevap da veriyorum. Okumayı yazmayı öğrendiğimden beri belki de yazdığım ilk gerçek yazılar bunlar. Kendimi anlatırken kendimden bir şeyler kattığım ilk yazılar. İlk kez ben’i anlattığım. Güzel cümleler kuruyorum, güzel cümleler kurabildiğimi görüyorum. Görüyorum, keza bu bir rüya. Rüyada geçmişe döndüğünüzde asıl soru şudur: Rüyayı yukarıdan gezinerek izleyen kişi şu anki haliniz mi yoksa rüyada gördüğünüz haliniz midir?  Yazıda da böyledir bu. Kendini izlerken geçmişi izlemek, geçmişi izlerken kendini izlemek; ama her şeyden önemlisi geçmişinle kendinin birbirlerini izlemelerini izlemek. Tam olarak böyle değil belki, ama böyle. Rüya ile gerçek arasındaki ayrımsızlık gibi. Bu ayrımsızlık yaklaşık on beş yıldır sürüyor. Mehmetler’in salonunda yerde oturarak dinlediğimiz “Division Bell” kasedinin ilk dönüşünden beri. Öylesine garip bir sahnedeyiz ki şu an, havadan değil de, halı dokusunun içinden görüyoruz her şeyi .

 Şiirlerimi ve yazılarımı okuyan az sayıdaki okuyucu bilir, ben şu ana kadar kendim         hakkında olmayan neredeyse hiçbir şey yazmadım; ve ben bilirim, gerçektir bu yazdıklarım, en azından benim için. Benim rüyalarım olduklarına göre, belki de sadece benim için. Kendimi anlattığım mektupların ilkini on beş yaşında yazdım, bugün hala o mektuplar dışında bir şey yazabiliyor değilim. Bu ise belki değersiz belki değerli, ama çok özel bir mektup. Bir teşekkür belki, ama her şeyden önce bir kutlama mektubu. 20 Mart tarihli.
 Yaşlanmak için aslında çok da bir neden yok. Çünkü ben ne zaman bir gündüz  rüyasında, kütüphanede kitapların arasında bir iskemleye oturmuş Mehmet’ten gelen mektupları okuyan çocuğu görsem, o çocuğu izleyen çocuk olurum.

Evimi özledim ve Craig David dinliyorum. Her şeye yabancı olmak. Craig David’in sakalıyla bıyığının birleşememe noktası gibi. Böylesi zamanlarda bir şeyler anlatmak zor. Özellikle anlatmak istediğin tek kişi olan kendine. Birisine seslenmek de öyle. Neden uzaklaşıyorsun? Neden uzaklaşamıyorsun? Güç. Bazen kendimi o kadar soyutlanmış hissediyorum ki soyut kelimesinin anlamına bütün gün google’dan bakasım geliyor. Üretmek için beklemek gerektiğini bilmiyordum. Beklemek için ölmek gerektiğini. Anneannem öldüğü gün, neşeyle yataktan kalktım. Sanki yıllarca bu anı bekliyormuşum gibi. Pencerenin kenarından yerdeki yatağa doğru ince bir ışık geliyordu. O da beklemişti yıllarca, ama yine de şükrediyordu ve sonra yine bekliyordu. Pencerenin kenarında geçen yıllar. Her öğlen içilen türk kahvesi. Biraz çikolata. Yatağın kenarında duran birkaç fotoğraf. Uzaklardaki torunlar. Uzaklardaki hayat. Ve hepimiz o sessiz cenazeye gittik. Belki tüm bekledikleri değil. Güneşin tepeden kibirlice baktığı, güneşli, çok güzel bir kış gününde gömdük onu. Gelenlerle. Ona kan bağı olanlardan başka hiç kimse yoktu. Ve bakışlar gibi, akrabalar da, mesafeler de uzaktı. Hiç tanımadığım insanları geçerek geldim en öne. Ona geldiğimi söyledim, kolumu yaslayacak bir pencere kenarı olmadan ve gözyaşlarımı gözümde görerek. Ve arkamı dönüp gitmeden bir çiçek attım toprağa. Umarım yaşıyordur o çiçek. Umarım yaşıyordur o yatak. O fotoğraflar. Hepsi. Ve her şeyi. Umarım yaşıyorlardır.

Yaşım beş. Belki altı. Bir berber koltuğundayım. Şişli’de, Bayburt’lu ve aşırı dindar olduğunu anımsadığım yan yana çalışan iki berberin hacı sakallı olanının koltuğunda. Anneannem bekliyor. Berber ona madam diye sesleniyor. Bir aralar boks yapmış ve ben doğduktan kısa bir süre sonra ölmüş olan dedemden bahsediyorlar. Sanırım sakallı berber şakayla karışık onu evlendirmeye çalışıyor veya dalgasını geçiyor. Anneannem hiçbir şey demeden gülüyor. Gülümseyişi benimki gibi dudaksız. Arkamdaki saçlar ters çıkıyor. Berberin yanındaki dükkanda babamın tenis oynadığı arkadaşı çalışıyor. Kocaman bıyıkları ve siyah Harun Kolçak saçları var. Onun da o berbere gittiğini düşünüyorum. Çünkü berberdeki dergilerin içindeki adamlara benziyor. İnsan yüzüne bu kadar yakından bakabiliyor olmak bugün bile hoşuma gidiyor. Berberdeki bekleyişten ve aynadaki boğazına kadar örtülü yüzümden çıkıp başka bekleyişlere doğru yol alıyoruz. Sırtına yastık koyuyorum. Yüzünü okşuyorum. Beni öpmesini izliyorum. Ve toprak düşüyor. Onunla, bir sürü insanın yüzlerimize yakından baktığı bir fotoğrafımız geliyor gözümün önüne. Büyükada’da Barış Manço konseri olmuş, anneannemin kucağında ben ve tahminen biraz arkamızda Günaydın gazetesinin bir fotoğrafçısı. Babam o andan tam bir gün sonra gazetenin o parçasını kesiyor ve bugün hala o fotoğrafı cüzdanında taşıyor. Unutulan, unutulan, unutulan uzaklardaki hayatın sadece bir parçasını.

Evimi özledim ve Craig David dinliyorum. Her şeye yabancı olmak. Craig David’in sakalıyla bıyığının birleşememe noktası gibi. Böylesi zamanlarda bir şeyler anlatmak zor. Özellikle anlatmak istediğin tek kişi olan kendine. Birisine seslenmek de öyle. Neden uzaklaşıyorsun? Neden uzaklaşamıyorsun? Güç. Bazen kendimi o kadar soyutlanmış hissediyorum ki soyut kelimesinin anlamına bütün gün google’dan bakasım geliyor. Üretmek için beklemek gerektiğini bilmiyordum. Beklemek için ölmek gerektiğini. Anneannem öldüğü gün, neşeyle yataktan kalktım. Sanki yıllarca bu anı bekliyormuşum gibi. Pencerenin kenarından yerdeki yatağa doğru ince bir ışık geliyordu. O da beklemişti yıllarca, ama yine de şükrediyordu ve sonra yine bekliyordu. Pencerenin kenarında geçen yıllar. Her öğlen içilen türk kahvesi. Biraz çikolata. Yatağın kenarında duran birkaç fotoğraf. Uzaklardaki torunlar. Uzaklardaki hayat. Ve hepimiz o sessiz cenazeye gittik. Belki tüm bekledikleri değil. Güneşin tepeden kibirlice baktığı, güneşli, çok güzel bir kış gününde gömdük onu. Gelenlerle. Ona kan bağı olanlardan başka hiç kimse yoktu. Ve bakışlar gibi, akrabalar da, mesafeler de uzaktı. Hiç tanımadığım insanları geçerek geldim en öne. Ona geldiğimi söyledim, kolumu yaslayacak bir pencere kenarı olmadan ve gözyaşlarımı gözümde görerek. Ve arkamı dönüp gitmeden bir çiçek attım toprağa. Umarım yaşıyordur o çiçek. Umarım yaşıyordur o yatak. O fotoğraflar. Hepsi. Ve her şeyi. Umarım yaşıyorlardır.

Yaşım beş. Belki altı. Bir berber koltuğundayım. Şişli’de, Bayburt’lu ve aşırı dindar olduğunu anımsadığım yan yana çalışan iki berberin hacı sakallı olanının koltuğunda. Anneannem bekliyor. Berber ona madam diye sesleniyor. Bir aralar boks yapmış ve ben doğduktan kısa bir süre sonra ölmüş olan dedemden bahsediyorlar. Sanırım sakallı berber şakayla karışık onu evlendirmeye çalışıyor veya dalgasını geçiyor. Anneannem hiçbir şey demeden gülüyor. Gülümseyişi benimki gibi dudaksız. Arkamdaki saçlar ters çıkıyor. Berberin yanındaki dükkanda babamın tenis oynadığı arkadaşı çalışıyor. Kocaman bıyıkları ve siyah Harun Kolçak saçları var. Onun da o berbere gittiğini düşünüyorum. Çünkü berberdeki dergilerin içindeki adamlara benziyor. İnsan yüzüne bu kadar yakından bakabiliyor olmak bugün bile hoşuma gidiyor. Berberdeki bekleyişten ve aynadaki boğazına kadar örtülü yüzümden çıkıp başka bekleyişlere doğru yol alıyoruz. Sırtına yastık koyuyorum. Yüzünü okşuyorum. Beni öpmesini izliyorum. Ve toprak düşüyor. Onunla, bir sürü insanın yüzlerimize yakından baktığı bir fotoğrafımız geliyor gözümün önüne. Büyükada’da Barış Manço konseri olmuş, anneannemin kucağında ben ve tahminen biraz arkamızda Günaydın gazetesinin bir fotoğrafçısı. Babam o andan tam bir gün sonra gazetenin o parçasını kesiyor ve bugün hala o fotoğrafı cüzdanında taşıyor. Unutulan, unutulan, unutulan uzaklardaki hayatın sadece bir parçasını.

[Ankara,Eylül,1966]Cuma
[Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye]
Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro, ev, ben, beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.
Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi. Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.
Gülebilir miyiz dersin?
Gülebilir misin?
Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım. Üç kelime okuyabildim. Elim, elimden çıkan kelimeler, benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri yazamam. Bir şey geçmiyor çünkü.
Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında, bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem, camdan odaya bir adımımı atsam, düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.
Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin? Nereye? Niçin?
Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden? Niçin? Hiçbir yerde olmak istemiyorum ki.
Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.
Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?
Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.
Tezer.

[Ankara,Eylül,1966]Cuma

[Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye]

Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro, ev, ben, beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.

Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. bir ben. Diğer benler gibi. Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.

Gülebilir miyiz dersin?

Gülebilir misin?

Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım. Üç kelime okuyabildim. Elim, elimden çıkan kelimeler, benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri yazamam. Bir şey geçmiyor çünkü.

Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında, bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem,girmeye yeltensem, camdan odaya bir adımımı atsam, düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.

Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin? Nereye? Niçin?

Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden? Niçin? Hiçbir yerde olmak istemiyorum ki.

Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.

Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime,işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?

Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.

Tezer.

Bob Dylan & Suze Rotolo, Mayıs 1963.

Kimse bana böyle sarılmadı ve kimse beni böyle öpmedi diye bağırdı rüzgarın içine doğru. Rüzgarın içi her şeyi bilirdi ve her şeyi doğururdu. Nasıl ıkınacağını bilmeyen ama yine de ıkınmaya çalışan bir anne adayı gibi. İşte o rüzgarın içine bırakıyoruz kendimizi. Rüzgarın kendisini de içine alarak. Cenin nasıl isterse. Kötü bir kitap ismi olabilirdi ama işte yerini yadırgamayan güzel bir cümle. Masallar ve rüyalar. Kötü, hatta tamamlanmamış bir cümle olabilirdi, ama işte güzel bir uykunun esrarlı bir vakti. Ressamların en sevdiğim özellikleri gereksinim duydukları zaman, sözcüklere gereksinim duymamaları. Rüzgarın içini resmederken, onu sözcüklerle anlatmaya gerek yok değil mi? İşte ben, yine de sözcüklere bağımlıyım. Bu bağımlılık, öylesine naif bir bağımlılık ki, hayatın ta kendisi olmaya da öylesine yakın. Ki rüzgarın içinde olmanın en güzel tarafı gökyüzüne yakın olmak, değil mi? Bu ne idüğü belli olmayan ama kendi içinde esrarlı olduğu kadar anlamlı cümleleri şu dizelerle bitirmek isterim: Esme deli rüzgar, başım dönüyor. / Ya da cenin nasıl isterse. / Ya da rüzgarın oğlu. / Seni uyanmaya çağırıyor.

Bob Dylan & Suze Rotolo, Mayıs 1963.

Kimse bana böyle sarılmadı ve kimse beni böyle öpmedi diye bağırdı rüzgarın içine doğru. Rüzgarın içi her şeyi bilirdi ve her şeyi doğururdu. Nasıl ıkınacağını bilmeyen ama yine de ıkınmaya çalışan bir anne adayı gibi. İşte o rüzgarın içine bırakıyoruz kendimizi. Rüzgarın kendisini de içine alarak. Cenin nasıl isterse. Kötü bir kitap ismi olabilirdi ama işte yerini yadırgamayan güzel bir cümle. Masallar ve rüyalar. Kötü, hatta tamamlanmamış bir cümle olabilirdi, ama işte güzel bir uykunun esrarlı bir vakti. Ressamların en sevdiğim özellikleri gereksinim duydukları zaman, sözcüklere gereksinim duymamaları. Rüzgarın içini resmederken, onu sözcüklerle anlatmaya gerek yok değil mi? İşte ben, yine de sözcüklere bağımlıyım. Bu bağımlılık, öylesine naif bir bağımlılık ki, hayatın ta kendisi olmaya da öylesine yakın. Ki rüzgarın içinde olmanın en güzel tarafı gökyüzüne yakın olmak, değil mi? Bu ne idüğü belli olmayan ama kendi içinde esrarlı olduğu kadar anlamlı cümleleri şu dizelerle bitirmek isterim: Esme deli rüzgar, başım dönüyor. / Ya da cenin nasıl isterse. / Ya da rüzgarın oğlu. / Seni uyanmaya çağırıyor.